Federal Dışişleri Bakanı Dr. Guido Westerwelle’nin T.C. Dışişleri Bakanlığı Büyükelçiler Konferansı vesilesiyle yaptığı konuşma

Federal Dışişleri Bakanı Dr. Guido Westerwelle T.C. Dışişleri Bakanlığı Büyükelçiler Konferansı’nda konuşma yaparken, 7 Ocak 2010 Fotograf büyültme Federal Dışişleri Bakanı Dr. Guido Westerwelle T.C. Dışişleri Bakanlığı Büyükelçiler Konferansı’nda konuşma yaparken, 7 Ocak 2010 (© Thomas Trutschel/photothek.net)

Konuşma Taslağının Tercümesidir.

 

Konuşulan söz geçerlidir!

 

  

Almanya Federal Cumhuriyeti Dışişleri Bakanı Dr. Guido Westerwelle’nin T.C. Dışişleri Bakanlığı Büyükelçiler Konferansı vesilesiyle Ankara’da 7 Ocak 2010 günü yaptığı konuşma

 

 

  

 

Sevgili Mevkidaşım Ahmet Davutoğlu,

Sayın Müsteşar,

Sayın Büyükelçiler,

Değerli Hanımefendiler ve Beyefendiler,

 

 

 

Mevkidaşım, Dışişleri Bakanınız Sayın Ahmet Davutoğlu tarafından aldığım bu davetin ayrıcalıklı ve onur verici olduğunun bilincindeyim. Türk diplomatları büyük itibara sahipler. Profesyonellikleri ve bilgi birikimleri nedeniyle, Alman Büyükelçilerinin, Türk diplomatlara çok değer verdiklerini Büyükelçilerimizin raporlarından biliyorum.

 

Bugün burada Ankara’da misafir olabilmem de, ülkelerimiz arasındaki dostluğun özel bir göstergesidir. Bunun için size çok minnettarım. Tarihle birlikte gelişen ilişkilerimizi daha da derinleştirmeyi şahsen çok önemsiyorum. Geçen sene kararlaştırdığımız stratejik diyalogla, Bakanlıklarımız arasındaki bu ilişkiyi yeni bir düzeye getirmek arzusundayım.

 

Bu noktada şunu ilave etmek istiyorum Sevgili Ahmet, senin gibi tecrübeli, bilgili ve sempatik bir mevkidaşımla birlikte çalışabilmekten özellikle mutluluk duyuyorum.

Almanya ve Türkiye’deki insanlar son yıllarda siyasi, ekonomik ve kültürel olarak daha önce belki hiç olmadığı kadar yakınlaşmıştır.

 

Biz Almanlar, Türkiye’nin yeni bir resmini görebildik.

Tarihini, dinamik toplumsal ve ekonomik yapısını daha iyi algılayabilmemizin yanı sıra, Yakın ve Orta Doğu’daki stratejik rolünün Avrupa icin ne kadar önemli olduğunun da bilincindeyiz.

 

Bu yeni anlayışa son derece yoğun olan ekonomik ilişkilerimizin de katkısı önemli:

Ulusal ekonomilerimiz, birbirine sıkı bir şekilde bağlıdır.Türkiye’nin en büyük ekonomi ortağı Almanya’dır. Türkiye’de yerleşik Alman şirketlerinin sayısı 3.900’ün üzerinde. Bu sayı, diğer ülkelerle kıyaslandığında en yüksek sayıdır. Bu nedenle, bu seyahatim sırasında bana bir ekonomi heyetinin eşlik etmesi aslında doğaldır.

 

Türkiye’nin, Almanya’da kültürel açıdan yeniden keşfine çok sayıda değişim programının ve ortak projelerin katkısı oldu. Bu projelerden bir tanesini, gençlere hitap ettiği için özellikle çok önemsiyorum. Ernst-Reuter Girişimi çerçevesinde İstanbul’da birlikte hayata geçirmek istediğimiz Türk – Alman üniversitesi. Bu üniversitenin, Alman ve Türk şirketlerinin yoğun işbirlikleriyle uzman eleman yetiştirmesi ve ekonomik ilişkilerimizi güçlendirmesi amaçlanıyor. Türk – Alman Üniversitesinin koalisyon sözleşmesinde bilhassa belirtilmiş olması, Federal Hükümetin bu projeye ne kadar önem verdiğinin bir göstergesidir.

 

Üniversitenin, mümkün olan en kısa sürede eğitim vermeye başlaması bizim için önemlidir.

 

İkili ilişkilerimizi asıl benzersiz kılan insanlardır. Almanya’da takriben 2,7 milyon Türk kökenli insan yaşıyor, bunların 700.000’den fazlası Alman vatandaşıdır. Bu insanların çoğu yarım asırdan fazla Almanya’da yaşamaktadır.

 

Almanya’da Türkler ve Türk asıllı Almanlar, ilişkilerimizde her iki ülkeye yansıyan önemli bir role sahipler. Onlar Almanya’da işadamı, sözleşmeli personel, avukat veya öğretmendir veya birçok değişik meslekte yer alarak ülkemizin yapılanmasına, ekonomik refahına  ve kültürel zenginliğine önemli katkıda bulunuyorlar. Almanya’da görev yapmış olan sizlerden birçoğunuz bunu kendi tecrübelerinizden de biliyorsunuzdur.

 

Çoğunun dedesi veya anne babası İstanbul’daki Sirkeci Garında misafir işçi trenine binerek Almanya’ya geldiler ve toplum içinde yükselmeyi başardılar. Bazıları ise, Bonn’daki okulumda sınıf arkadaşımdı. Onların başardıklarına büyük saygı duyuyorum.

 

Eğitim ve ülkenin diline vakıf olmak her ülkeye ve topluma entegrasyonu sağlayan anahtardır. Göçle gelen vatandaşlarımızın entegrasyonu, Federal Hükümetin kendisine verdiği ana görevdir. Türk asıllı genç insanların potansiyelini ve meslek imkanlarını daha iyi teşvik edebilmek için çoğulcu toplum olarak adlandırılan yapı için Almanya’da büyük gayretlerin gerekli olduğunu biliyoruz. Geçmişteki entegrasyonla ilgili siyasi eksiklikleri ortadan kaldırmak için bu nedenle daha yoğun bir şekilde seferber oluyoruz. Ayrıca, başarı için her bireyin kendi çabası ve isteği de önemlidir.

 

Türkiye Cumhuriyeti kurucusunun kabri, Anıtkabiri, daha önce de ziyaret ettim, ama bu sabah ilk kez Dışişleri Bakanı olarak gittim.

 

Mustafa Kemal Atatürk’ün, kadın ve erkeklerin eşit olduğu, modern, seküler ve özgüveni olan Avrupa’ya dönük bir Türkiye vizyonu, devlet ve toplumu temelden değiştirmiştir. Türkiye’de halen bu vizyon etkilidir. Avrupa’ya yakınlaşma, Türkiye’nin son on yıldan beri geçirdiği etkileyici dönüşüm sürecinin motoru ve hedefidir.

Bazıları, yeni Federal Hükümetin, Türkiye’nin üyelik kapısını kapatmak isteyip istemediğini sordu. Çok açık şunu söylüyorum: Avrupa Birliği ve Türkiye’nin kararlaştırdığı geçerlidir. Bu husus, yeni Federal Hükümet için de geçerlidir. Ben bunun arkasındayım. Bir hukukçu olarak, ahde vefa ilkesiyle ilgili hiçbir tereddüt yoktur. Adil bir müzakere ve güvenilir müzakere partneri Türkiye’nin hakkıdır.

 

Koalisyon sözleşmesinde şu ifade yer alıyor: „Genişleme müzakereleri ucu açık bir şekilde yürütülür. Kopenhag kriterlerinin kesin bir şekilde yerine getirilmesi üyelik için şart olmaya devam etmektedir.“

 

Ayrıca, „Almanya’nın, Türkiye ile olan karşılıklı ilişkilerin pekiştirilmesi ve Türkiye’nin AB’ye bağlanması konusunda yoğun menfaati vardır.“ Türkiye ile AB arasındaki müzakereler 2005 yılında üyelik hedefiyle başlamıştır. Bu ucu açık bir süreçtir ve otomatik değildir. Sonuç da müzakerelerin başlangıcında belli değildir.

 

Birkaç hafta önce AB-zirvesinde üyelik süreci içinde çevre başlığının açılmasından memnuniyet duyduğumu belirtmeliyim. Brüksel’de Aralık ayında yapılan AB-Dışişleri Bakanları toplantısında, üyelik sürecinin devam etmesi için şahsen yoğun girişimlerde bulundum.

 

Ancak, Brüksel’deki müzakerelerin deneyiminden hareketle, üyelik müzakerelerinde acilen yeni dinamikliğe ihtiyaç olduğunu da görmezden gelemeyiz. Hepimizin bildiği gibi bunun anahtarı Kıbrıs konusunda: Türk Hükümetinin Ankara Protokolünü onaylamasında ve uygulamasında, Birleşmiş Milletler yönetiminde Kıbrıs’ta yapılacak görüşmelerde ve AB-Doğrudan Ticaret Tüzüğünde saklıdır.

 

Gerçi, dış politika için esasen geçmişteki ihmalleri ve siyasi açıdan yanlış değerlendirmeleri analiz etmek önemlidir. Fakat, dış politikayı uygulayan kişiler olarak bizler, özellikle bugün öyle hareket etmeliyiz ki, yarın kaçırdığımız firsatlardan şikayetçi olma sebebimiz olmasın.

 

Türk Hükümetinin eski çatışmalara çözüm bulmak için yeni adımlar atmaya hazır olması büyük takdire layıktır. Bu isteği, Türk iç politikasında görmekteyiz. Ayrıca, sözkonusu isteği Türkiye’nin aktif ve başarılı komşuluk siyasetinde görüyoruz. Türkiye’in üyelik sürecini başarıyla devam ettirmesini önemsediğim için, bu hususla ilgili yeni adımların atılmasını umut ediyorum. Bunun için sadece kararlılığın yeterli olmadığını, siyasi cesaretin de gerekli olduğunu biliyorum. Uzlaşıyla bir çözüme katkıda bulunulması beklentisini, Kıbrıs Cumhuriyeti Hükümetine de iletiyorum.

 

Türk Hükümetine, Türkiye Büyük Millet Meclisine ve de aktif Türk sivil toplumuna, AB-reform sürecini ileriye götürmek için bugüne kadar yapılanlara saygı duyduğumu ve yapılanları özellikle takdir ettiğimi belirtmek istiyorum. Bu yolda devam etmeniz için sizi cesaretlendirmek istiyorum.

 

Türkiye’nin, Avrupa’ya giden yol için bu büyük ve henüz tamamlanmayan reform yapısı nedeniyle ortaya çıkan dirençler aşıldı ve aşılmalı, endişeler bertaraf edildi ve edilmeli ve siyasi çoğunluk kazanıldı ve kazanılmalıdır. Fakat hepimiz de biliyoruz ki, fikir, basın ve din özgürlüğü, Avrupa değerler topluluğunun taşıyıcı sütunlarını oluşturmaktadır.

 

Şu günlerde meclis toplantılarında da ele alınan „Demokratik Açılım“ ile ilgili yürütülen tartışmaları büyük ilgiyle takip ediyorum. „Deutscher Bundestag“ milletvekili olarak, demokratik bir devlette, bütün büyük toplumsal akımların temsil edildiği parlamentonun siyasi kararları bulmak açısından merkez olduğu tespitini önemsiyorum. Elbette şiddet ve aşırılık hiçbir şekilde siyasetin aleti olarak kabul edilemez! Biz hepimiz biliyoruz ki, hoşgörüsüzlüğe karşı hoşgörü liberallik olmaz, aptallık olur.

 

„Yurtta Barış Dünyada Barış“. Mustafa Kemal Atatürk’ün bu sözü, Türk Dışişleri Bakanlığının da sloganıdır.

 

Benim anlayışıma göre de, dışişleri politikasının en önemli görevlerinden bir tanesi, dünyadaki barışa katkıda bulunmaktır. Türk Hükümeti (ve şahsen Dışişleri Bakanı Sayın Davutoğlu) çok sayıdaki girişimlerle diğer devletlerdeki ve diğer devletler arasındaki barış ve istikrar için önemli katkılarda bulunmuştur. Türkiye, burada bu devletlerle olan iyi ilişkilerini, onların ikili çatışmalarında yapıcı bir şekilde kullanarak aracı rolü üstlenmiştir. Türkiye, sadece komşu bölgesi için bir istikrar demiri değil, aynı zamanda istikrar ihracatçısıdır.

 

Afganistan ile Pakistan arasındaki ilişkileri iyileştirmek amacıyla Türk Hükümetinin öncülüğünde başlatılan „Ankara – Süreci“ne, İrak’a Komşu Ülkeler Konferanslarına ve Lübnan’daki siyasi dengeyi sağlamak üzere hazırlanan Doha Anlaşmasına olan Türk katkısını sadece hatırlatmak istiyorum. İsrail – Pakistan ilişkileri, „Kafkasya – İstikrar Platformu“ ve Suriye ile İsrail arasındaki „Proximity Talks“ için Türkiye’nin çabalarını da anımsatmak isterim.

 

Türkiye, yakın komşu bölgelerinde ikili anlayışa ve ekonomik işbirliğine dayalı büyük tutarlılıkla siyaset yürütmüştür. Böylece son aylarda, Irak ve Suriye’yle ilişkiler çok sayıdaki ikili anlaşmayla tamamen yeni partnerliğe dayanan bir temele oturtulmuştur.

 

Ermenistan ve Türkiye, geçen yıl ilişkilerinde yeni bir sayfa açmışlardır. Şüphesiz kolay olmayan bu yakınlaşmayı teşvik eden ve yakınlaşmaya eşlik eden herkese burada saygılarımı ve takdirlerimi ifade etmek istiyorum.

 

Her iki tarafa, Ermenistan ve Türkiye’ye seslenerek normalleşmeyi öngören protokollerin bir an önce onaylanması ve uygulanması çağrısında bulunuyorum. Çünkü, Berlin Duvarının yıkılışının Avrupa’nın siyasi bölünmesinin üzerinden 20 yıl geçmesi nedeniyle, biz Almanlar olarak, aslında devletlerimizin, insanların ve vatandaşların siyasi sınırların açılmasından ve siyasi düşüncemizdeki sınırların aşılmasından yararlandıkları deneyimini ortaya koyabiliyoruz. Bunun dışında, Türkiye ile Ermenistan arasındaki komşuluk ilişkisi, Kafkas Bölgesindeki güvenliğe, istikrara ve işbirliğine önemli katkı sağlayacaktır.

 

Dış politika açısından Almanya ve Türkiye, NATO-müttefiki ve uluslararası organizasyonda partner olarak büyük görevlere göğüs geriyor. Bunlara, İran ve İran’ın nükleer programıyla ilgili husus da dahildir, ki bu husus Türkiye’nin ve bütün bölgenin özellikle de İsrail’in güvenliğini tehdit ediyor. Afganistan’da, birçok diğer partner ülkeyle birlikte kendini taşıyan güvenlik, istikrar ve ekonomik gelişme  için çabalar ortaya koyuyoruz. Yakın Doğu’da ise, iki devlet çözümü temeline dayanan daimi bir barış ve İsrail’in güvenliği ortak hedefimizdir.

 

Türkiye’nin oyu bütün bu hususlarda bir ağırlığa sahiptir. Bu nedenle, Almanya ile Türkiye’nin, dış politikada bugüne kadar yapılandan daha fazla değişim arayışı ve daha yakın işbirliği yapabilmelerini özellikle arzu ediyorum. Bu nedenle, bugün sizinle olmaktan büyük memnuniyet duyuyorum. Bundan da yola çıkarak, Bakanlıklarımız arasındaki stratejik diyaloğu ortak faydalarımız için şekillendirmek istiyorum.

 

Sevgili Ahmet,  burada bir kez daha davetin için teşekkür etmek istiyorum. Size çalışmalarınızda yeni başlayan yılı vesile bilerek başarılar diliyorum.

Beni dinlediğiniz için sizlere teşekkür ediyorum.

 

Çok sağ olun!